ŞİFACILAR NASIL LİFA DAĞITMAKTADIRLAR?
Bazı Sünnetullah ehli kişiler, Kaza ve Kaderi özümsemiş,hak yolunda yürümeyi ilke edinmiş ,ŞİFA vermeyi de adete görev saymışladır.
Bu kişiler sayısız insanlara da maddi menfaat beklemeksizin şifa dağıtmışlardır.
Bu şifaların çoğunluğu Kurandan ayetler okumak ve Rukye yapmak yoluyla oluşturulmuştur.
Aşağıdaki yazı diyanetin sitesinden alınmıştır. bİz de üzerimize düşen yorum ve görüş ve bilgilerimizi devamında yazacağız.
Hastalık ve Tedavi
Yeryüzündeki diÄŸer canlılara göre üstün meziyetlerle yaratılan, düşünme ve iman etme kabiliyetiyle donatılan ve bunun tabii bir neticesi olarak birtakım sorumluluklara muhatap insan, bu yönüyle en ÅŸerefli bir varlık olarak anılır. Fakat bedenî ve fizikî varlığı itibariyle Allah’ın yeryüzünde kurduÄŸu tabii ve fıtrî düzene tâbidir. Bu bakımdan insan, bazan çok dayanıksız, zayıf ve kısa ömürlüdür. Hastalık, sakatlık ve ölüm, diÄŸer canlılarda olduÄŸu gibi insanda da belli dünyevî ve tabii sebeplere baÄŸlanmıştır. Bununla birlikte İslâm, hastalık, sakatlık, fakirlik, deprem, yangın, sel gibi bir açıdan olumsuz ve üzücü sayılabilecek bu durumları metanetle karşılamayı, bunlarla mücadele etmeyi, gerekli bütün önlemler almayı, sonuçta ise bunu Allah’ın bir imtihanı bilip sabretmeyi telkin eder (el-Bakara 2/155; el-Mülk 67/2).
Hastalık, insanın beden ve ruh saÄŸlığını bozan bir haldir, tedavi ise bu halin giderilmesi, yani hastanın yeniden sıhhate kavuÅŸması için maddî-mânevî her türlü çareye baÅŸvurulmasıdır. Hastalık ve sakatlıkla mücadele ve gerekli tedavi yollarına baÅŸvurmak hem insanın tabii yapısının gereÄŸi hem de dinin emir ve tavsiyesidir. Hz. Peygamber, “Allah hem derdi hem de devayı göndermiÅŸ, her hastalığa bir çare yaratmıştır. Tedavi olun, ancak tedavide haramı kullanmayın” (Ebû Dâvûd, “Tıb”, 11) buyurmuÅŸtur. Bu itibarla bir dert ve hastalıktan kurtulmaya çalışmak, hem tevekküle hem de hakiki ÅŸifa verenin Allah olduÄŸu hakikatine aykırı düşmez.
Hastalığın maddî ve mânevî birçok sebebi bulunabildiÄŸi gibi buna paralel olarak maddî, ruhî ve mânevî birçok tedavi yöntemi vardır. Modern bilimin ilerlemesiyle yeni yeni tedavi imkân ve usulleri de ortaya çıkmaktadır. Hastalıkla mücadele ve tedavi esasen tıp biliminin konusu olmakla birlikte tedavide alkollü maddelerin kullanımı, dinî metinlerin okunması ve dua ile tedavi usulü, mahremiyet gibi açılardan dinî öğreti ve deÄŸer hükmünü de ilgilendirmektedir. Tedavi bu yönleriyle fıkıh kitaplarında ele alınmış ve bu konularda İslâm bilginleri belli görüş ve eÄŸilimler ortaya koymuÅŸlardır.
a) Haram Maddelerle Tedavi
Haram maddeler denince özellikle alkollü ve uyuÅŸturucu maddeler kastedilir. Fıkıh kitaplarında alkollü ilâç ile tedavi denilince, ÅŸarap ve ÅŸarap benzeri sarhoÅŸ edici içeceklerin tedavide kullanılması kastedilir. Ancak bugün, toz ve hap ÅŸeklinde veya damara enjekte edilebilen uyuÅŸturucular da vardır. Bu sebeple, bu tür maddelerin doktor tavsiyesi olmadan alınması, dozajı ve alınış amacı da konumuz açısından aynı ÅŸekilde önem arzetmektedir. Bu maddeler alkol gibi hem tedavi hem de keyif maddesi olarak kullanılabildiÄŸinden, haram madde ile tedavi konusundaki tartışmalar bu ikinci grup maddelerle tedaviyi de ilgilendirmektedir.
Yenilmesi ve içilmesi haram olan maddelerle tedavi konusunda İslâm âlimlerince ortaya konan görüşleri üç eÄŸilim halinde özetlemek mümkündür:
a) İslâm âlimlerinin bir kısmı, haram maddelerle tedaviyi câiz görmezler. İçki içmenin mubah sayıldığı ve yaygın bir âdet haline gelmiÅŸ olduÄŸu Câhiliye dönemi Arap toplumunda, içki ilâç olarak da kullanılmaktaydı. İslâm geldikten sonra içki yasağının yanı sıra, Resûlullah tarafından içki ile tedavinin de yasak olduÄŸu bildirildi. Nitekim Târık b. Süveyd el-Câfî’den nakledilen bir hadise göre, bir adam Hz. Peygamber’e ÅŸarabın hükmünü sordu. Resûlullah ise ÅŸarabın haram olduÄŸunu ifade etti. Soruyu soran ÅŸahıs, “Biz onu tedavi için kullanıyoruz” deyince; Hz. Peygamber, “O, ilâç deÄŸil, hastalıktır” buyurdu (Müslim, “EÅŸribe”, 3; Ebû Dâvûd, “Tıb”, 11). Özellikle, ÅŸarap ile tedavi olmayı yasaklayan, onun ilâç olmayıp hastalık olduÄŸunu açıklayan pek çok hadis vardır. İşte bu hadisleri esas alanlar, bunlarla tedavinin câiz olmadığı kanaatindedirler.
Bu görüşün sahiplerine göre haram olan yiyecek ve içeceklerle tedavi câiz deÄŸildir. Hanbelîler bu görüştedir. Bu görüş sahiplerinin, hastalık halini, haramları mubah kılan bir zaruret olarak kabul etmediÄŸi ve dolayısıyla açlık yüzünden darda kalıp murdar hayvan yiyen kiÅŸiyle ilgili hükmü bu duruma uygulamayı isabetli görmedikleri anlaşılmaktadır. Bu gruptaki bazı bilginler, iki durumu ayırt etmek üzere şöyle derler: Açlık yüzünden dara düşmüş kimse, zarureti giderecek -haram kılınmış yiyeceklerden baÅŸka- bir ÅŸey bulamamaktadır. Halbuki hastalık böyle deÄŸildir; çünkü hastalığı tedavi için tek çare bu yiyecek ve içecekleri kullanmak deÄŸildir, birçok ilâç vardır.
b) İslâm âlimlerinin bir kısmı ise yenilip içilmesi haram maddelerle tedaviyi kural olarak câiz görür. Bu grubu Zâhirî fakihleri teÅŸkil eder. Zâhirîler’e göre haram kılınmış ÅŸeylerle tedavi câizdir. Zâhirî hukukçu İbn Hazm şöyle der: Åžarap darda kalan ve zaruret haline düşen için mubahtır. SusuzluÄŸu gidermek, tedavi olmak veya boÄŸulmayı önlemek için ÅŸarap içen kimseye ceza uygulanmaz. Çünkü tedavi zaruret hallerinden biridir. Zaruretler ise haram olan ÅŸeyleri mubah kılar. İbn Hazm, “Câiz deÄŸildir” diyenlerin dayandığı hadisleri ayrı ayrı ele almış, bir kısmının zayıf olduÄŸunu ileri sürmüş, bir kısmına da şöyle bir açıklama getirmiÅŸtir: Zaruret halinde tedavi maksadıyla haram kılınmış ÅŸeyleri içmek mubah olduÄŸuna göre, bunlar “necis” (dinen pis sayılan) maddeler kapsamı dışına çıkmış demektir.
c) İslâm âlimlerinin çoÄŸunluÄŸu ise haramla tedaviyi belli ÅŸartlarla câiz görmektedir. Ancak her bir grup helâl oluÅŸ için farklı ön ÅŸart ve kayıt ileri sürmektedir. Bu grupta ağırlıklı olarak Hanefîler ve Åžâfiîler yer alır. Onlara göre, haram ile tedavi olmanın cevazı, kesin olarak ÅŸifa vereceÄŸinin bilinmesine, hiç deÄŸilse iyileÅŸmenin kuvvetle muhtemel olmasına baÄŸlıdır. Åžifa vereceÄŸi kesin olarak bilinmiyorsa tedavi amaçlı haram yiyecek ve içecekler kullanılamaz. İlâç da gıda maddeleri gibi hayatın zaruri ihtiyacıdır, darda kalan kimse haram ile tedavi görebilir. Resûl-i Ekrem erkeklere ipek giymeyi yasakladığı halde cilt hastalığı dolayısıyla bazı sahâbîlere izin vermiÅŸtir (Buhârî, “Libâs”, 29; “Cihâd”, 91). Haram oluÅŸun delili olarak gösterilen hadis, helâl ilâcın bulunduÄŸu normal duruma göredir. Helâl maddeyle tedavi imkânı olmadığında, tedaviyi saÄŸlayacak ilâç mubah ilâç haline gelir ve hadisin kapsamına girmez.
Özet olarak ifade etmek gerekirse, İslâm bilginleri, uzman bir tabibin hayatî bir tehlikeden ancak yiyip içilmesi haram madde içeren bir ilâçla kurtulunabileceÄŸini ve bunun alternatifinin de bulunmadığını bildirmesi halinde, bu ilâçla tedavinin câiz olduÄŸu hususunda fikir birliÄŸi içindedirler. Bu ÅŸekilde bir hayatî tehlikenin bulunmadığı durumlarda ise bir grup bilgin haram madde ile tedaviyi câiz görmemekte ise de, çoÄŸunluk bu konuda daha müsamahalı düşünmekte, belli ÅŸartlarla haram maddeyle tedaviyi câiz görmektedir. Bunun için aranan iki temel ÅŸart ise, alternatif helâl bir ilâcın bulunmaması ile ehliyetli bir doktorun teÅŸhis ve önerisinin bulunmasıdır.
Fıkıhçıların tartıştıkları konu ÅŸarap, idrar vb. nesnelerin tedavi için doÄŸrudan alınması ve kullanılmasıdır. Bu maddelerin ilâç yapımında kullanılması durumunda “karışma ve deÄŸiÅŸme yoluyla pis ve haram olan nesnelerin hükümlerinin deÄŸiÅŸeceÄŸi” kuralı da devreye girecektir.
b) Okuyarak Tedavi
Hastalıkların maddî olduÄŸu kadar mânevî sebepleri de vardır. Hz. Peygamber, “Göz deÄŸmesi (nazar) gerçektir” (Buhârî, “Tıb”, 36; Ebû Dâvûd, “Tıb”, 38, 79) diyerek hastalığın mânevî bir sebebine iÅŸaret etmiÅŸtir. Günümüzde zihnî ve ruhî hastalıkların maddî sebepleri yanında mânevî sebepleri de araÅŸtırılıp, hastalar her iki yönüyle tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Telkin ve mûsiki ile tedavi öteden beri uygulanan ve iyi sonuçlar alınan bir yöntemdir. KiÅŸilerin Allah’a baÄŸlılıkları, gerçek ÅŸifayı O’nun vereceÄŸine güvenleri, ruh saÄŸlıklarının ve morallerinin yerinde oluÅŸu maddî hastalıkların tedavisinde bile ayrı bir önem taşımaktadır. Ülkemizde hastahanelerde isteyen, ihtiyaç duyan hastaları mânevî yönden rahatlatmak, onlara moral destek saÄŸlamak, ruhî dirençlerini arttırmak üzere din görevlilerinin bulunmasının uygun olacağı yönündeki henüz pratize edilmemiÅŸ düşünceler bu bakımdan anlamlı ve yerindedir.
Yine moral durumun önemi sebebiyledir ki tıbbî tedavi imkânının bulunmadığı durumlarda veya ona yardımcı bir unsur olarak insanlar dinin üstün yapıcı tesirinden yararlandırılmış, dinî metinler ve dualar okunarak tedavi edilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte okuma ile tedavinin mahiyet ve gayesi iyi bilinmediÄŸinde tıbbî tedaviye alternatif bir tedavi olarak algılanma veya ehliyetsiz ve çıkarcı kimseler tarafından kötüye kullanılma ihtimali de yok deÄŸildir.
Okumak suretiyle tedavi Hz. Peygamber ve sahâbe tarafından yapılmış, câiz ve etkili olduÄŸu görülmüştür. Sahih hadis kitaplarında bu nevi tedavide daha ziyade Fâtiha, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleriyle bazı duaların okunduÄŸu rivayet edilmektedir. Bu sûre ve duaların, nazar deÄŸmesi gibi mânevî sebeplere dayalı hastalıklara da, belli durumlarda yılan ve akrep sokması gibi maddî sebepli hastalıklara da okunduÄŸu ve netice alındığı bildirilmektedir. Okuma ile tedavinin câiz olabilmesi için; okunanın âyet, hadis veya mânası anlaşılan bir dua olması, ÅŸifa verenin yalnız Allah olduÄŸunun bilinmesi, gayri meÅŸrû bir maksada hizmet etmemesi, tıbbî tedavinin önünü kapatmaması gibi ÅŸartlar ileri sürülür.
Sebebi bilinmeyen veya tedavi edilemeyen hastalıklarla karşılaÅŸan insanların içine düştüğü çaresizlik ve çırpınış hali, bu dönemde onları ve yakınlarını normal zamanda pek de mâkul olmayan bazı arayışlara sevkedebilir. Bunlar arasında sihir, nazarlık, at nalı ve kafası kullanma, meÅŸrû olmayan ÅŸekil ve metinleri içeren muska takma, kurÅŸun dökme, tütsü yapma sayılabilir. Modern tıp biliminin geliÅŸmediÄŸi, yeni ilâç ve tedavi yöntemlerinin keÅŸfedilmediÄŸi dönemlerde daha sık görülen bu durumun yeni birçok hastalık türünün ortaya çıktığı günümüzde de belli ölçüde devam ettiÄŸi bilinmektedir. Bunların tıbbî açıdan bir faydasının olmadığı gibi bâtıl inanç olmaları sebebiyle dinen doÄŸru da bulunmamıştır. Hz. Peygamber nazarlık kullanmayı menetmiÅŸ, bu gibi ÅŸeyleri asan kimselerin biatlarını kabul etmemiÅŸti (Nesâî, “Zînet”, 17; İbn Mâce, “Tıb”, 39). Çünkü Resûl-i Ekrem hastalıkların sebeplerinin bulunduÄŸunu ve tedavi edilebileceÄŸini belirtmiÅŸ, gerçek sebeplere tutunmayı tavsiye etmiÅŸtir. O’nun uygulamasında okuyarak tedavi, alternatif bir tıbbî tedavi deÄŸil, buna imkân bulunmadığında veya tıbbî tedavi sonuçsuz kaldığında baÅŸvurulacak yardımcı ve ilâve bir yöntem niteliÄŸindedir.
Tedavisi yapılamadığı için çaresizlik içinde çırpınan veya maddî sebeplerle tıbben tedavi imkânı bulamayan insanların bu sıkıntılı durumunu fırsat bilip onlara nazarlık, muska takan, tütsü yapan ve böylece onların umutlarından çıkar saÄŸlayan kimseler, âdeta bir insanlık suçu derecesinde ağır ve yüz kızartıcı bir suç iÅŸlemiÅŸ olmaktadırlar. Bu tür fırsatçıların dar gelirli ve dindar muhitlerde kolayca tutunabilmesi, biraz bu muhitlerdeki sefalet derecesindeki ekonomik sıkıntıyla, biraz da yeterli düzeyde dinî bilgisi bulunmayan kimselerin dinî deÄŸerlere baÄŸlılığının çok kolay istismar edilebilmekte oluÅŸuyla alâkalıdır. Böyle olunca devletin saÄŸlık politikasını iyileÅŸtirip ihtiyaç sahiplerinin ücretsiz tedavisine ve saÄŸlık sigortasının genelleÅŸmesine, ayrıca insanların yeterince ve doÄŸru ÅŸekilde dinî eÄŸitimine imkân hazırlaması kaçınılmaz olmaktadır.
ŞİFACILAR NASIL LİFA DAĞITMAKTADIRLAR?
Değerli okurlarım bu değerli bilgilerden anladığımız şekliyle duaların manevi gücüyle bazı hastalıkların iyileştiğini anlamaktayız .Ancak tıbben yapılacak olan yardımın önünü kesmeden dualarımızdan fayda beklememiz ve Şifayı verenin ,
Verecek olanın Cenabı Allah olduğunu katiyetle unutmamamız gerekir .
Menfaat beklemeksizin yapılan manevi şifa için yardımlarsa başlı başına özel
Bir anlatım konusudur.
Değerli okurlarım,
Kuranın her ayeti birer şifadır.
Her ayet her hastalık için okunabilir.
Dikkat edilmesi gereken hususların başında
Kuran Surelerinin ve Ayetlerinin her birini şifa, dua niyetine ve isteklerinizi niyet ederek okumanız önemlidir ..
Özel olarak Fatiha, İhlas, Nas, Felak, Yasin, Tebareke surelerini Ayet-elkürsi, amenarrasülü ve haşr süresinin son üç ayetini şifa niyetinizle okuyabilirsiniz.
Ayrıca içinde şifa geçen ayetler şunlardır:
Yunus Suresi , 57
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir
Nahl, 69
Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.
(İsra, 82)
Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.
Fussılet, 44
Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)